Bir konu üzerine yazmaya başlamadan önce düşünmek, düşünmek ve daha derin düşünmek gerekir. Ancak konu toplum olduğunda, gözler önünde duran bir aynadan bahsediyoruz. Hepimizin her gün gördüğü ama her gün başka bir yerden baktığı, sorunlarını da sorumluluğunu da taşıdığı bir aynadan… Ve o aynada uzun zamandır küçük bir dalgalanma değil, derin bir sarsılma hissi var.
Artık sadece sorun yaşayan değil, sorunlarıyla kimlik kuran bir toplum haline geldik. Kuşaklar arası çatışmayı aştık, kuşaklar arası dağılmayı konuşuyoruz. Aynı evin içinde büyüyenlerin bile birbirine yabancılaştığı bir çağdayız. Bu, sıradan bir değişimden çok sessiz bir sarsıntı.
Evet, her çağın umutsuzluğu vardı. Ama bugün gördüğümüz tabloyu yalnızca “zaman değişti” diyerek açıklayamayız. Çünkü asıl mesele, sadece bireylerin dönüşümünden öte, dünyanın yönetilme biçiminin dönüşmesi. Dünya artık insan merkezli bir anlayıştan uzaklaşıp güç ve çıkar merkezli bir düzene doğru evrilmiş durumda. Ekonomi, insan onurunun önüne geçiyor; kâr, vicdandan önce geliyor, güç ise adaletten.
Bu yönetim anlayışı yalnız ülkeleri değil, insanın iç dünyasını da sarsıyor. Savaşlar bitmiyor, baskılar artıyor. Silah endüstrisi büyürken barış küçülüyor. Mülteci çocuklar denizlerde kayboluyor. Bombalar yalnız şehirleri değil, hafızaları da yıkıyor. Küresel sistem rekabeti kutsallaştırırken merhameti zayıflatıyor. İnsan sürekli yarışmak, sürekli üretmek, sürekli tüketmek ve sürekli görünür olmak zorunda bırakılıyor. Yorulan insan, yavaş yavaş duyarsızlaşıyor. Duyarsızlaştıkça bağ zayıflıyor, bağ zayıfladıkça toplumsal değerler kökten sarsılıyor.
Zygmunt Bauman bu çağı “akışkan modernlik” kavramıyla açıklar. Ona göre artık hiçbir şey sabit değil; ilişkiler, kimlikler ve değerler çözülüyor. Kalıcılık yerini geçiciliğe bırakırken insan bağ kurmaktan çok bağdan kaçmayı öğreniyor. Bu akışkanlık yalnız bireyi değil, toplumun temelini de sarsıyor.
Ne zaman çözülmeye başladık? Ne zaman birbirimizden uzaklaştık? Ne zaman baktığımız gözleri tanımaz olduk?
Belki de en büyük sorunumuz güven. Kurumlara güven azaldığında, adaletin herkese eşit işlediğine dair inanç zedelendiğinde ve liyakat geri plana itildiğinde insan yalnızlaşır. Birbirimize duyduğumuz güven azaldığında bağ gevşer. Geleceğe güven azaldığında gençlerin içindeki umut sarsılır. Bir genç geleceğine güvenemiyorsa orada yalnız ekonomi değil, vicdan da sarsılmıştır.
“Çabalarsam karşılığını alır mıyım?” sorusuna cevap veremeyen bir gençlik yetişiyorsa bu durum sadece ekonomik bir sorunla açıklanamaz; aynı zamanda bir yönetim krizi vardır. Yönetim krizi zamanla ahlak krizine dönüşür. Kirli yayınlar, normalleşen şiddet, artan kadın cinayetleri, çocukların korunamaması, uyuşturucunun yayılması… Bunlar tesadüf olarak görülemez, insanı merkeze almayan bir düzenin sonuçlarıdır.
Evde küfrü öğrenen çocuk dışarıda şiddeti büyütür. Evde değersizleştirilen çocuk başkasını değersizleştirir. Değer görmeyen değer veremez. Çocuk sarsıldığında gelecek de sarsılır. Bugün iyiliğe şaşırıyorsak burada derin bir kırılma vardır. Sevinmemiz gereken şeyleri mucize gibi görüyorsak mesele bireyselin ötesine geçmiştir. Çünkü toplum dediğimiz şey beton binalar değil, görünmez bağlardır. Bir toplumun en tehlikeli anı, acıya alıştığı andır. Bağ zayıfladığında içimiz ürperir. Koptuğunda ise yalnız bireyler değil, bütün bir düzen etkilenir.
Biz uzun zamandır sarsılıyoruz. Ama belki de tam burada önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: Bir toplum en çok sarsıldığında gerçeği görmeye yaklaşır. Sarsıntı, sorumluluğu hatırlatır. Dünyanın yönetilme biçimi insanı sarsıyor olabilir; fakat insan yönünü değiştirme iradesine de sahiptir. Sarsılmak her zaman yıkım anlamına gelmez. Bazen uyanıştır. Bazen yeniden ayağa kalkmadan önceki zorunlu yüzleşmedir. Asıl tehlike yıkılmak değil, alışmaktır.
Erich Fromm sevginin edilgen bir duygu değil, bilinçli bir yönelim olduğunu söyler. Sevmek bir varoluş biçimidir, insan nasıl sevdiğiyle kim olduğunu belirler. Bugün yaşadığımız sarsılma tam da burada başlıyor: İnsan, insanla kurduğu bağı zayıflattığında kendisiyle kurduğu bağı da zayıflatır. Toplumun çözülmesi, bireyin iç çözülmesinden ayrı değildir. Yönetim biçimleri, sistemler, ideolojiler değişebilir. Ama insanın insana bakışı değiştiğinde tarih yön değiştirir. Sarsılmak bazen dışarıdan gelen bir darbe değil, içerideki boşluğun sesidir.
Ve belki de asıl soru şudur: Bu sarsıntıdan kaçacak mıyız? Yoksa onun bize gösterdiği gerçeğe bakabilecek miyiz?
GAMZE GÜRŞEN FIRAT
ŞUBAT 2026